Prof. Dr. Fahri Türk ile Röportaj

26 Kasım 2019, Salı
-
Röportajı Yapan: Oğuz Kaan Çetindağ, Araştırmacı-Türkiye Diaspora Araştırmaları Merkezi(TÜDAM)

Trakya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Türk ile I. Uluslararası Türk-Alman Çalışmaları Kongresi’nde Almanya’nın diaspora politikası üzerine bir röportaj gerçekleştirdik, iyi okumalar.

Öncelikle Almanya’nın güçlü bir diaspora politikası yürüttüğünü ve dünyada bu konuda önemli faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz. Almanya’nın diaspora politikasının geçmişten günümüze nasıl şekillendiği, nerelerde etkili olduğu konusunda neler söylemek istersiniz?

Almanya’nın diaspora politikasında kültür boyutu önemli bir yer tutmaktadır. Almanya özellikle 1960’lı yıllardan itibaren, dış politikasının üçüncü sacayağı olarak kültüre ağırlık vermiştir. Çünkü Federal Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemenliği üzerine ipotek konulmuş bir devletti. Ülke ABD, Fransa ve İngiltere tarafından nüfuz bölgelerine ayrılmıştı. Bu sebeple siyasal ve askerî alanlarda kısıtlamalarla karşı karşıya kalan Almanya, kültür politikasına önem vererek kendisine yakın coğrafyalarda yaşayan Almanlara yönelmiştir. Rusya’da ve Baltık ülkelerinde yaşayan Almanlarla sıkı ilişkiler kurulmuştur. Diğer yandan tarihsel süreçte Almanya’nın Doğu’ya açılma politikasından söz edilebilir. Örneğin daha 12. yüzyıldan itibaren Alman tacirler ve kolonizatör tarikatlar Baltık ülkelerinde önemli bir rol oynamaya başlamışlardır. Bu yüzden özellikle Letonya ve Litvanya gibi ülkelerin soylu büyük toprak sahipleri Almanlardan oluşuyordu. Bu büyük çiftliklerde çalışan Letonyalılar Alman kültürüne ve diline vakıf durumdaydılar. Bunlardan bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Kars ve civarının Rus hâkimiyetine girmesinden sonra bu bölgeye göç etmişler ve zamanla Kars Almanları olarak tanınmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu insanlar güvenlik kaygılarından dolayı kendilerini Alman olarak tanıtmaya başlamışlardır. Kars Almanları hakkında kuşku götürmeyen bir şey varsa o da bu insanların Almancaya vakıf oldukları gerçeğidir. Bu yüzden bu bölgede Alman kültürü ve dili günümüzde bile önemini korumaktadır.

Almanya’nın, Alman kökenli insanların yaşadıkları coğrafyalarda faal olduğunu söyleyebiliriz. Almanya, nerede bir vatandaşı varsa ona sahip çıkmakta mahir bir devlettir. Örneğin, Federal Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eberhard Pohl 2013 yılında Kars’ın Karacaören köyünde yaşayan Alman Albuk Ailesi’nin evleri sel felaketinde zarar gördüğü vakit, söz konusu köyü ziyaret ederek onlara yardım elini uzatmıştır. Diğer yandan Almanya 1991 sonrasında Sovyet sonrası coğrafya denilen bölgede yaşayan Rusya Almanları (Russlanddeutsche) ile de yakından ilgilenmiştir. Alman Hükümeti Rusya Almanlarını 1991 yılından itibaren peyderpey tarihsel anavatanlarına götürmüştür. Göçmenler arasında özellikle genç ve çok çocuklu ailelere öncelik tanınmıştır.

İlk soruyla paralel olarak, dünyada en büyük diasporaya sahip ülkeler arasında Almanya’nın beşinci sırada yer aldığı bilinmekte. Bu bağlamda Almanya, diasporasına hangi proje ve faaliyetlerle destek olmaktadır?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Almanya dışarıdan bilhassa Sovyetler Birliği’nin ardılı olan devletlerden çok sayıda Alman asıllı göçmen kabul etti. Bu soru bağlamında “Rusya Almanları” meselesine yakından baktığımızda, bu konunun tarihsel süreç içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini görüyoruz. Günümüzde Rusya veya diğer Orta Asya ülkelerinde yaşayan Alman göçmenler Alman asıllı Çariçe Büyük Katerina zamanında Rusya’nın modernleşmesine katkı sunmak amacıyla Almanya’nın Baden bölgesinden bu ülkeye davet edilmiş insanların ahfadından gelmektedirler. Bu insanları göçe teşvik etmek için toprak tahsis edilmiş ve çeşitli vergi kolaylıkları sağlanmıştır. Bu dönemde gelen Alman göçmenlerin önemli bir kısmı Orta İdil (Volga) bölgesine yerleştirilmiştir. Buradaki Almanlar daha sonraki dönemde bu bölgede Alman İdil Cumhuriyeti [Die Deutsche Volgarepublik] adında otonom bir cumhuriyet meydana getirmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sürerken Ruslar bu bölgede yaşan Almanları ulusal güvenliklerine bir tehdit olarak gördüklerinden 1944 yılında bu Cumhuriyeti lağvederek, İdil Almanlarını Kazakistan, Kırgızistan ve Sibirya gibi Rusya’nın Avrupa topraklarından çok uzakta bulunan coğrafyalarına sürgün etmişlerdir.

Federal Almanya’nın ülke dışında yaşayan soydaşlarına yönelik uyguladığı projeler çok çeşitli olmakla birlikte burada Orta Asya’dan birkaç örnek vermek gerekirse şunlar söylenebilir: Almanya günümüzde Orta Asya’da yaşayan soydaşlarına Alman Teknik İşbirliği Örgütü [Deutsche Gesellschaft für technische Zusammenarbeit] vasıtasıyla önemli proje destekleri sağlamaktadır. Örneğin kendi işini kurmak isteyenlere proje desteği sunulmaktadır. Diğer yandan üniversite öğrenimi görmek isteyenlere Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD) aracılığıyla burslar sağlanmaktadır. Hatta Orta Asya ülkelerinde Almanca kütüphaneler oluşturulmaktadır. Bu kütüphaneler sadece büyük şehirlerde değil aynı zamanda küçük yerleşim birimlerinde de mevcuttur. Bu bağlamda bizzat tanık olduğum bir olaydan örnek vermem gerekirse, Temmuz 2019’da Sibirya’da bulunan Hakasya Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan şehrinde milli kütüphaneye yaptığım geziyi anmam gerekir. Söz konusu kütüphanenin yabancı diller bölümünü gezerken DAAD’ın kütüphaneye iki kocaman raftan oluşan bir kitaplık bağışladığını müşahede ettim. Bu kitaplıkta büyük Almanca sözlüklerden tutunuz da Almanca eğitimine ilişkin birçok kitap bulunuyordu. Kütüphane görevlisine Türkçe öğrenimi üzerine kitaplar var mı diye sorduğumda bana alelade hazırlanmış ve pek kaliteli olmayan bilimsellikten yoksun sadece iki adet kitap gösterebildi. Almanya hiç şüphesiz 1990’lardan sonra gerek DAAD gerekse Alman vakıfları aracılığıyla küresel ölçekte izlediği kültür ve dil politikalarına büyük bir hız vermiştir. Söz konusu kurumlar Almanya’nın ikili ilişkiler içinde bulunduğu ülkelerde Alman kültürünün ve dilinin öğretilmesine ve iyi bir Alman imajının oluşturulmasına katkı sunmaya devam etmektedirler.

3.Türkiye’de sayıları çok fazla olmasa da önemli bir Alman diasporasından söz edebiliriz. Tarihsel sürece baktığımızda ilk Alman göçünün 19. yüzyılın ortalarından itibaren başladığını görüyoruz. Bu insanları Türkiye’ye göç etmeye iten sebepler nelerdi? Göçler sonucunda nerelerde yaşamaya başladılar?

Günümüzde Türkiye’de çok sayıda Alman göçmen yaşamaktadır. Türkiye’ye yönelik Alman göçünün başlangıcı 19. yüzyıla kadar geri götürülebilir. Söz konusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Almanlara “Bosfor Almanları” [Bosporus Deutsche] adı verilmiştir. Bu insanlar Osmanlı İmparatorluğu’na gelen askerî uzmanlardan, ticaret erbabından ve konsolosluk çalışanlarından oluşuyordu. Osmanischer Lloyd gazetesinde yayımlanan bir makaleye göre, 1882 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Almanların sayısı Bulgaristan ve Mısır ile birlikte hesaplandığında 3.400 kişiden ibaretti. Bu sayıya söz konusu dönemde Almanya’nın himayesi altında bulunan İsviçre vatandaşları da dahil

idi. 1902 yılına gelindiğinde bu sayı aşağı yukarı 4.500’e çıkmıştı. Bu rakamın ise 1.600’ü İstanbul’un, 720’si ise Beyrut Vilayeti ve Şam’ın payına düşmekteydi. Buna karşılık 1911 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Alman göçmenlerin sayısı 5.500’e yükselmiştir ki bunların ise 1.700’ü Filistin, 900’ü ise Beyrut ve Şam’da yaşamaktaydı. Söz Osmanlı’dan açılmışken bu dönemde Filistin’de de güçlü bir Alman diasporasının varlığından bahsedebiliriz. Örneğin Birinci Dünya Savaşı arifesinde Filistin’de yani kutsal topraklarda meskûn olan 5.000 civarında Batılı Hıristiyan’ın yarısı Almanlardan meydana geliyordu.

Tabii bu dönemde Almanlar sadece İstanbul’da yaşamıyorlardı. Aynı zamanda taşra şehirleri olan Bursa, Eskişehir, Aydın ve Amasya gibi şehirlere de yerleşmişlerdir. Örneğin Almanya’nın Freiburg kentinden Karl Mez adında bir ipek tüccarı 19. yüzyılın ortalarında Amasya’ya gelerek yerleşmiştir. Bu şehirde ipek üretimiyle iştigal eden Mez zamanla burada önemli bir Alman toplumunun oluşmasına yol açmıştır. Amasya Almanları Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu şehirde varlıklarını korumuşlardır. Savaşın İttifak Devletleri’nin yenilgisi ile bitmesiyle birlikte İtilaf Devletleri tarafından Amasya Almanlarının ülkelerine dönmeleri sağlanmıştır. Yukarıda dile getirildiği gibi söz konusu dönemde Kars ve civarında yaşayan Alman kökenli kimselerde bulunuyordu.

Türkiye son yıllarda diaspora politikaları konusunda hamleler yapıyor. Önceleri devlet nezdinde diaspora üzerine ne yazık ki ciddi çalışmalar yoktu. Sizce Almanya’nın ve Türkiye’nin diaspora politikaları konusundaki temel benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir?

Türkiye’nin yumuşak güç politikalarını Almanya ile kıyaslayacak olursak ülkemizin bu yöndeki faaliyetlerinin Almanya’ya kıyasla oldukça yeni olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda 2007 yılında Yunus Emre Enstitüsü’nün kurulması önemli bir milattır. Bu tarihten sonra Türkiye’nin hızlı bir şekilde yapılandığını görüyoruz. Sevindirici olarak Yunus Emre Enstitülerinin sayıları giderek artmaktadır. Diğer taraftan Almanların Goethe Enstitülerini 1932 yılında kurduklarını görüyoruz. Alman Akademik Değişim Servisinin (DAAD) geçmişi ise daha eskilere (1925) dayanmaktadır. Yani nereden bakarsak bakalım, kültür ve diaspora politikaları konusunda Almanya ile Türkiye arasında 90 yıllık bir fark bulunmaktadır. Hatta bunun daha da öncesi var, Almanlar 1829 yılında Roma’da Alman Arkeoloji Enstitüsü adlı bir kuruluş hayata geçirmişlerdir.

Günümüzdeki duruma bakıldığında ise Almanların yumuşak güç araçlarının Türkiye’ye nazaran daha güçlü ve çeşitli olduğu görülmektedir. Örneğin Almanya’nın DAAD ve Goethe Enstitüsü gibi dünya çapında itibarlı markaları bulunmaktadır. DAAD kuruluşundan günümüze Almanya içinde ve dışında bir buçuk milyonun üzerinde genç akademisyene araştırma ve eğitim desteği vermiştir. Söz konusu kurumların yüksek meblağlı bütçeleri vardır. Diğer yandan dünyanın hemen hemen her yerinde Goethe Enstitülerine rastlamak mümkündür. Goethe Enstitülerinin şöyle bir özelliği bulunmaktadır. Alman devleti ülke içinde Goethe Enstitülerini finanse etmezken, yurtdışında bu kurumları ciddi manada sübvanse etmektedir. Bunun nedeni ise enstitülerin yurtdışında Alman kültürünü ve dilini yaygınlaştırma görevi üstlenmiş olmasıdır. İngiltere ve Fransa gibi ülkeler kültür enstitülerinin faaliyetleri konusunda Almanya’nın önünde olsalar da son anılan devlet onlardan geri kalmamaktadır. Polonya, İtalya ve İspanya gibi ülkeler ise kültür enstitülerini 1980’li yıllardan itibaren kurmaya başlamışlardır. Dolayısıyla bu ülkeler bile Türkiye’ye bu konuda en az 25-30 yıllık fark atmış durumdadırlar.

Esasında 2000’li yıllardan itibaren birçok ülke “yumuşak güç” [soft-power] yaklaşımı bağlamında kültür ve dil politikalarına önem vermeye başlamıştır. Ancak Almanya daha II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yumuşak güç olgusunun farkına varmış olan bir ülkeydi. Yukarıda kültür politikaları bağlamında Almanya’nın bu alandaki faaliyetlerinden bahsetmiştik. Bu kavram çok sonraları Joseph Nye tarafından 2000’li yıllarda ünlü hâle getirilmiştir. Şimdilerde Türkiye, Çin ve Rusya gibi ülkeler de yumuşak güç araçlarına önem vermeye başlamışlardır.

Benzerlik konusuna gelecek olursak, örneğin Yunus Emre Enstitüleri kurulmadan önce Türk yetkililer daha önceki tecrübelerden istifade etmek için Almanya’nın Goethe Enstitüsü yetkileri ile irtibata geçerek onların deneyimlerinden faydalanmaya gayret etmişlerdir. Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki Yunus Emre Enstitülerinin ilk açıldığı ülkelerden birisi Almanya’dır.

Türk-Alman ilişkilerinin tarihi çok eskiye dayanmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel olmak üzere birçok alanda Almanya ile iş birliği yapılmıştır. Almanya ve Türkiye arasında imzalanan 30 Ekim 1961 tarihli İşgücü Anlaşması ise ilişkilere yeni bir boyut kazandırmıştır. Anlaşma neticesinde Almanya’da ciddi bir Türk diasporası ortaya çıkmıştır. Bu bilgiler ışığında, Türk-Alman ilişkilerinin gelişmesinde iki ülke diasporasının potansiyeli nedir? Bu potansiyeli geliştirmek için hangi adımlar atılabilir?

Türk-Alman ilişkilerinin ikili olarak geliştirilmesinde hiç kuşkusuz insani boyutun önemi yadsınamaz. Bir keresinde Federal Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz şöyle bir cümle sarf etmişti: “Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkiler en insan yoğun [menschenintensivste] ilişkilerdir. Hiçbir ülke arasında böyle bir ilişki yoktur.” Bana göre bu veciz söz 1960’lardan sonra Türk-Alman ilişkilerinin doğasını belirleyen önemli bir ifadedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin insan yoğun hâle gelmesinde ise Türk işçi göçü önemli bir rol oynamıştır. Ancak bu konunun sadece Almanya’da yaşayan Türkler boyutu bulunmamaktadır. Bilâkis Türkiye’de yaşayan Almanlar da insani ilişkilerin ikinci sacayağıdır. Dolayısıyla Alanya, Antalya, İzmir ve İstanbul’da yaşayan Almanlar da Türk-Alman ilişkilerinin insani yönü olarak vazgeçilmez bir unsurdur. Bu bağlamda son on yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerin insani boyutunun güçlenmesiyle ilişkilerinin çift yönlü hâle geldiği söylenebilir. Düşünceme göre gerek Almanya’da yaşayan Türkler gerekse Türkiye’de yaşayan Almanlar Türk-Alman ilişkilerine büyük katkı sunmaktadırlar ve bu süreç güçlenerek devam edecektir.

 

 

Bitnami